9 Kasım 2010 Salı

Bunca acıya rağmen...

Text Size : [+] | [-]
    Annesini kaybettiğinde 12 yaşındaydı. Evin bütün yükü üzerindeydi artık. Babası ve erkek kardeşleri, annesinin ona emanetiydi. Onlara iyi bakmalıydı. Küçücük omuzlarında hem okulunu hem de ailesini taşıdı iki yıl boyunca. Ağzından tek bir şikayet sözü çıkmadı. Bu sessiz ama güçlü duruşunu ve en zor anlarda bile yakınmama özelliğini annesinden almıştı.  
  O 14 yaşındayken, babası evlenmeye karar verdi. Evleneceği kadın da eşini kaybetmişti ve onunla yaşıt olan bir kızı vardı. Herşey çok çabuk oldu. Sade bir nikahın ardından anne-kız eve yerleştiler. O günden sonra, fiziksel yorgunluğu azaldı belki ama ruhsal yorgunluğu yıllarca sürdü. 18 yaşına kadar baskıcı bir üvey anne ve kıskanç bir üvey kızkardeşle yaşadı. O kadar güzeldi ki, onun güzelliği, üvey kardeşinin çirkinliğini daha çok ortaya çıkartıyor, bu da kıskançlık krizlerine neden oluyordu. Kendi evinde yabancı gibiydi artık. Hiç huzuru kalmamıştı ama ağzından tek bir şikayet sözü çıkmıyordu.
     Tek sığınağı, onu çok seven bir alt komşusunun eviydi. Anne özlemini bu orta yaşlı, sevecen komşusunda gideriyor, aradığı huzuru orda buluyordu. Eşiyle de bu huzurlu ortamda tanıştı. Komşusunun yeğeniydi... İstanbul'da yaşıyordu ve o bayram günü halasını ziyarete gelmişti.
     Tanıştıktan sadece 1 ay sonra evlendiler. İstanbul'a giderken, sadece babası ve kardeşlerinden ayrıldığı için üzgündü ama evini arayacağını sanmıyordu. Onu çok seven ve çok sevdiği bir kocası vardı ve çok mutluydu. Birbirlerini iyi tanımadan, çok çabuk karar vermişlerdi evlenmeye ama bu onu korkutmuyordu... Çünkü, kocasının onu mutlu edeceğinden emindi.
  Yanılmadı... Hiç kırmadılar birbirlerini. Sevgileri hiç bitmedi. Üç tane oğulları ve çok güzel bir hayatları oldu. O korkunç kazaya kadar!
     Tanıştıkları gün gibi bayramdı o gün de. Onun ailesini ve eşinin halasını ziyaret etmiş İstanbul'a dönüyorlardı. Eşinin direksiyon başında kalp krizi geçirdiğini farkettiğinde çok geçti. Kendisi ve çocuklarının ufak-tefek sıyrıklarla atlattığı kazada eşini kaybetti. Ölmek için çok gençti oysa. Henüz 36 yaşındaydı. En büyüğü 10 yaşındaki üç oğluyla yalnızdı artık.
   28 yaşında, üç çocukla yalnız kalmanın çaresizliğini yüreğinde hissetse de dik durdu her zamanki gibi. Kocasının yasını hayatı boyunca tuttu ama bunu çocuklarına hissettirmedi. 
        Babalarına adeta tapan çocuklarının ona ne kadar ihtiyaç duyduklarını biliyordu. O günden sonra sadece çocukları için yaşadı. Onlar için kendinden vazgeçti.
     Kocasından kalan işe öyle bir sahip çıktı ki, kimseye muhtaç etmedi ailesini... İşi ve çocukları dışında kimseyi sokmadı hayatına. Sadece işkadını ve anne olarak yaşadı. Hem annelik hem babalık yaptığı çocuklarının üçü de üniversiteyi bitirdiğinde rahat bir nefes aldı.
     En büyük oğlu, 30 yaşındayken evlenmeye karar verdi. ''Güçlü  bir kadın ve sevgi dolu bir anne'' diye tanımladığı   kayınvalidesine hayran olan ve saygıda hiç kusur etmeyen gelini için, ''artık üç oğlum bir kızım var benim'' diyordu. Oğlu ve gelini bir yıl sonra ilk torun sevgisini yaşattılar ona. Artık daha az çalışıyor daha çok torun seviyordu. Kocasını kaybetmenin acısını derinlerde bir yerlerde hala taşısa da mutlu ve huzurluydu. Birkaç gün sonra yaşayacağı acının, kocasının acısını bile unutturacağını bilmiyordu henüz.
     Akşam saatleriydi. İşten çıkmış, torununu görmeye gitmişti... Gelini yemek hazırlarken o torunuyla oynuyordu... Telefonun çaldığını ve gelininin, ''hangi hastane?'' dediğini duyar duymaz, nefesi kesildi ve boğazından hırıltıya  benzer bir ses çıktı; Oğluna birşey olmuştu. İçine düşen yangının başka bir nedeni olamazdı.
     Haklıydı... Yanlış sollama yapan bir trafik canavarının neden olduğu kaza oğlunu da almıştı elinden.Hastaneye bile yetişemeden yolda ölmüştü oğlu... Henüz 32 yaşındaydı...
     Hayatının ikinci büyük acısıydı ama eşinin acısıyla mukayese bile edilemeyecek kadar yoğundu. Toparlanması hiç kolay olmadı... İki oğlunun ve gelininin ısrarıyla aldığı psikolojik destek, acısını biraz hafifletince yine çocuklarına ve torununa sarıldı. Yine onlar için, onların mutluluğu için yaşamaya başladı.
     Önce küçük oğlunun mürüvvetini görmenin, sonra da torununun üniversiteye girmesinin mutluluğunu yaşadı. Torununun annesiyle bağları hiç kopmadı... ''Kızım'' dediği eski gelini, yıllar sonra yeniden evlenip kendisine yeni bir hayat kursa da, birbirlerine olan sevgilerini   hiç kaybetmediler.  
     Ama yeni gelinini böyle benimseyemedi. Çünkü, evlendikten birkaç ay sonra sadece oğlunu şikayet etmek için arar oldu gelini. Onu ziyarete de tek başına geliyor, son derece bakımsız ve mutsuz görünüyor ve oğlu hakkında yakışıksız sözler söylüyordu; Gelinine göre, oğlu bir alkolikti... Bunu bugüne kadar herkesten saklamayı başarmış ama artık saklayamaz duruma gelmişti. Çünkü, içmeye başladığı zaman onu durdurmak mümkün değildi. Engellemeye çalışmış ama her defasında da şiddet görmüştü.
     Önce inanmak istemese de, zaman, gelininin haklı olduğunu çıkarttı ortaya. Evet... Oğlu hastaydı ama alkolik değildi.Hastalığın adı 'dipsomania' idi ve  belki alkolizmden de ağır bir alkol bağımlılığıydı. Oğlunu doktora gitmesi için ikna edemedi ama bir yararı olur umuduyla hastalığa dair ne varsa öğrendi; Daha çok sosyofobik ve anksiyete bozukluğu olan kişilerde görülüyordu ve sürekli bir bağımlılığa dönüşebildiği gibi arada ortaya çıkan ataklarla da sınırlı kalabiliyordu. Oğlunu gözlemlemeye başladı. Sürekli değildi onunki. Çok az bir içki kokusu bile atağa neden oluyor, içmeye başlayınca da bu, günlerce sürüyordu. Oğlu, ne annesini ne eşini ne de ağabeyini dinledi tedavi konusunda. Sürekli reddetti doktora gitmeyi ve ataklar halinde sürdürdü içki içmeyi.
     Aynı evi paylaştığı ortanca oğlu 40 yaşına gelmişti ve hala evlenmek istemiyordu. Bu konularda çocuklarına baskı yapan bir anne olmamasına rağmen çok istiyordu bir torun sahibi daha olmayı. Bir akşam yemeklerini yedikten sonra, sohbet ederlerken, oğlu, ''yakında evlenirsem şaşırma sakın'' dedi gülerek. Bunun şaka olup-olmadığını hiç öğrenemedi. Çünkü, oğlu cümlesi biter bitmez iki eliyle başını tutarak yere yığıldı... Şaka olması için dua ederek fırladı yerinden. Şaka değildi. Oğlu beyin kanaması geçirmiş ve orda, gözlerinin önünde, aniden ölmüştü. Bunu anladığında, o da hemen orda ölmek istedi, bir yandan hıçkırıyor bir yandan da yalvarıyordu, ''Allah'ım, artık bunu kaldıramam ne olur beni de al onunla birlikte'' diye. Gözyaşları bitip artık ağlayamaz olduğunda, ''babanla da ağabeyinle de vedalaşamamıştım. Seninle doya doya vedalaşacağım'' dedi ve sabaha kadar kimseye haber vermedi.
     Hayat devam ediyordu ama o artık eskisi kadar güçlü değildi... Küçük oğlunun hastalığı ilerlemiş, karısı dayanamayarak evi terketmişti. Acılarını içine gömdü ve elinde kalan tek çocuğuna verdi tüm ilgisini ve zamanını. İçki içmediği zaman, sakin, ağırbaşlı, saygıdeğer bir görüntü sergileyen oğlu, içmeye başlayınca bunu günler, bazen haftalarca sürdürüyor, bir sokak serserisi gibi yaşıyordu. Hayatında ilk kez yakınlarından yardım istedi... Günlerce süren ikna çabaları sonuç verdi ve oğlu tedaviyi kabul etti. Hastaneden çıktığında herkes iyileştiğini sandı ama bu durum, iki yıl sürdü.
     İki yıl sonra daha çok ve sürekli içmeye başlayan oğlunun hastalığı artık sadece psikolojisini değil organlarını da etkilemeye başlamıştı. Tekrar tedavi olması için elinden geleni yaptı ama iş işten geçmişti artık. Adeta yavaş yavaş intihar eden oğlu hastaneye kaldırıldığında doktorların yapacağı birşey kalmamıştı. Öyle, eli-kolu bağlı seyretti elinde kalan tek evladının ölümünü.
     Tanrı'nın kendisini sınadığını ve bu sınavlardan başarıyla çıktığını düşünüyor şimdi. Üç evladının acısıyla yanan yüreği, artık  onu hiç yalnız bırakmayan  torunu ve onun minik kızı için çarpıyor.
Tweet This

1 yorum:

  1. öyküler güzel.güzel paylaşımlaarı görmek insanı memnun ediyor.başarılarınızın devamını dilerim. blogunuzda farklı öyküleride alıntılarsanız memnun olurum.çocuk eğitimi ve çocuklarına okuma tekniklerine dair.
    www.hayalkalpler.com

    YanıtlaSil