15 Kasım 2010 Pazartesi

Oğlum...

Text Size : [+] | [-]
     Tanıştıklarında o 15, eşi 16 yaşındaydı. Doğduğu ve büyüdüğü sahil kasabasında eşinin ailesinin yazlığı vardı. Kışın okula gidiyor, yazın babasının küçük dükkanında, turistlere hediyelik eşya satıyordu. Dükkanın tam karşısındaki yazlık villanın bahçesindeki tatlı telaş dikkatini çekti o akşam üzeri ve ''yine parti var galiba'' diye düşündü. Tam o sırada bahçe kapısından çıkan onun yaşlarında bir genç gülerek yaklaştı ve ''deniz gözlüğü var mı sizde?'' dedi. O akşam babasıyla birlikte dükkanı kapatana kadar şık hanım ve beylerin yemek yiyip dans ettiği o ışıklı ve görkemli bahçeyi seyretti. Gözleri, evin yakışıklı, canayakın ve güleryüzlü oğlunu aradı ama onu ikinci kez ancak bir hafta sonra görebildi.
     O gün babasından yüzmeye gitmek için izin alabildiği ender günlerden biriydi. Denizde arkadaşlarıyla şakalaşırken,  kaç gündür sık sık düşündüğü gencin, sahilde kendisini seyrettiğini farketti. Gözgöze gelir gelmez suya atlayan genç ona doğru yüzerek yanına yaklaştı ve ''merhaba... nasılsın?'' dedi. Çok heyecanlandı... Hem onu tanımış hem de yakın bir arkadaşı gibi davranmıştı.
     O günden sonra gerçekten de yakın iki arkadaş oldular. Arkadaşlıkları bir süre sonra aşka dönüştü... Sevgilisi liseyi bitirdiği yıl üniversiteyi kazandı ama bir yıl sonra o da mezun olduğunda ailesi sınava girmesine izin vermedi. Sevgilisi üniversiteyi ve askerliği bitirene kadar bekledi. Tanışmalarından altı yıl sonra evlendiler.
     Eşinin çok zengin ailesiyle hep sorun yaşadı... Oğullarının, zengin ve üniversite mezunu bir kızla evlenmesini isteyen aile onu hiç kabullenmedi. Ama  eşi, ailesine karşı hep savundu ve hiç ezdirmedi onu. Kızının doğumuyla hayatı daha da güzelleşti ve yedi yıl, dışarıdan bakanların imrendiği, göz kamaştırıcı bir hayatı oldu.
     Kızı yedi yaşındayken tekrar hamile kaldı. İlkinin aksine çok zor bir hamilelik dönemi geçirdi... Düşük tehlikesi olduğunu söyleyen doktoru, doğuma kadar yatması gerektiğini söyledi. Bu zor dönemi, onu hiç yalnız bırakmayan ve adeta bir kraliçe muamelesi yapan eşi sayesinde kolay atlattı. Oğlunu kucağına aldığında, bir kez daha ne kadar mutlu bir kadın olduğunu düşündü ve şükretti.
     Kızı 14, oğlu 7 yaşındaydı mutluluğu gölgelendiğinde. Önce, oğlunun çok çabuk yorulması çekti dikkatini... Sonra her gün biryerlerinin ağrımasından şikayet etmeye başladı. Kilo vermeye başladığında endişeleri arttı ve hemen doktora götürdü.
     Muayeneden sonra kan tahlili isteyen doktor, kesin tanı için beklemek ve izlemek gerektiğini söyledi. Artık gözü sürekli oğlunun üzerindeydi. Bir müddet sonra tıpkı doktorun söylediği gibi daha çabuk yorulmaya, ateşi yükselmeye ve eklemleri şişmeye başladı.
     Oğlu, bağışıklık sistemi bozuk çalışanlarda görülen ve kısaca 'lupus' adı verilen bir hastalığa yakalanmıştı. Önceleri sadece bir cilt hastalığı sanılan 'lupus'un, sadece cildi değil bütün organları etkileyebilen bir hastalık olduğu anlaşıldığında, kortizon kullanılmaya başlanmış, ama kesin tedavisi bulunamamıştı.
     Doktorun yanılmış olabileceği umuduyla başka doktorlar, başka hastaneler denediler... Ama teşhis doğruydu ve yurtdışında çare aramanın da faydası yoktu. Çünkü, bu hastalığın  bütün dünyada kullanılan birkaç ilaç dışında tedavisi yoktu. Hastalığın şiddeti, kişiden kişiye değişiyordu ve oğlu bu hastalığın en kötü türüne yakalanmıştı. Böbrek yetmezliği, akciğer, kalp ve karın zarı iltihabı oğlunu bekleyen tehlikelerdi.
     Hastalık, yavaş da olsa ilerliyordu... Bir süre sonra eklem ağrıları artmaya, ağzının ve burnunun içinde acı veren yaralar çıkmaya başladı. İki yıl sonra oğlunu okuldan almak zorunda kaldı. Güneşe çıkması bile yasaktı artık... Akciğer iltihabı başlamış, nefes almakta bile zorlanır olmuştu.
     Bu arada eşiyle kızını unutmuş, kendini tamamen oğluna adamıştı. Bunda eşinin önce hastalığı giderek de oğlunu yok saymasının da rolü vardı. Her zaman yanında sandığı eşi, onu bu zorlu savaşta yalnız bırakmıştı... Bu yalnızlık ve çaresizlik duygusu onu hırçınlaştırmış, eşiyle sadece tartışmak için konuşur olmuştu. O birbirini çok seven çiftten eser yoktu artık. Ona göre, eşi, savaş meydanınından arkasına bile bakmadan kaçmıştı.
     Kötü bir baba olmakla ve gerçeklerden kaçmakla suçladığı eşinin boşanma isteğini gözü kapalı kabul etti. Eşi, kızını da alarak evi terkettiğinde, oğluyla yalnızdı artık.
     Hastalık, oğlunun sinir sistemini de etkilemişti... Belirtiler depresyonla başlayıp, sara nöbetlerine ve geçici felçlere kadar uzandı. Yemek yiyemiyor, zorla yediği herşeyi de çıkartıyordu. Boynunda, koltukaltında ve kasıklarında çıkan bezeler de enaz eklem ağrıları kadar acı veriyordu. Beş yıl boyunca hiç ayrılmadı oğlunun yanından... Hastalığın bütün organlarını etkilediğini ve yapacak birşey kalmadığını anladığında oğlunun acılarına ortak oldu başucundan hiç ayrılmayarak... Dış dünyayla ilgisini tamamen kesti. Tek isteği oğlunun bir gece de olsa ağrısız, acısız uyumasıydı. Ama olmadı. Morfinin dindirmediği bu ağrı nedeniyle bağırmadığı bir an bile yoktu artık. Yemiyor, uyumuyor, sadece acı çekiyor ve annesine yalvarıyordu; ''Kurtar beni bu acıdan'' diye. 
     ... Ve bir sabah, oğlunun hırıltılı nefesi sonun yaklaştığını haber verirken, oğlunun acıdan boğuklaşan sesiyle, onun, ''hadi oğlum ver son nefesini kurtul bu acıdan... hadi yavrum teslim et ruhunu'' diyen haykırışları birbirine karıştı. O sokakta oturan herkesin yataklarından fırlamasına neden olan bu haykırışlar uzun sürmedi... Oğlu, onun, ''ruhunu teslim et oğlum'' demesinden hemen sonra verdi son nefesini ve bütün acılarından kurtuldu.    
Tweet This

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder