Çok küçüktü annesi gittiğinde... Neden gittiğini anlayamayacak kadar küçüktü. Veda bile edememişti annesine... Bu ayrılığı 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl açıklayacağını bilemeyen babası onu gezmeye götürmüş ve o annesiz bir eve dönmüştü. Annesinin izleriyle avunduğu o evde de fazla kalmadı. 6 ay sonra babası da gitti ve o, babaannesinin kalabalık evinde yaşamaya başladı.
Halalarından biri eşinden ayrılıp kızıyla birlikte o eve yerleşene kadar herşey güzeldi. Babaannesi, halaları ve amcaları onu şımartıyor, ne isterse yapıyorlardı. Ama ondan bir yaş küçük kuzeni geldiğinde herkesin ilgisi ona yöneldi. İlgiyi tekrar üzerine çekmek için çocuk aklıyla bulduğu tek yol yaramazlıktı. Kuzenine gösterilen ilgiyi kıskansa da, ev halkını bezdiren yaramazlıklarının asıl nedeni içindeki anne-baba özlemiydi. Anneannede kalan ablasını hafta sonları görebiliyor ve onunla birlikte olmak bu özlemini bir nebze olsun azaltıyordu.
Hasretle geçen 5 yılın sonunda kavuştu anne-babasına.Uzun bir süre anne ve babasının bu yabancı ülkede kurdukları düzene ayak uydurmaya çalıştı. Yeni bir okulu, yeni arkadaşları, yeni bir çevresi vardı artık. 11 yaşındaki bir çocuğun tamamen farklı bir yaşama uyum sağlaması kolay olmasa da, ailesiyle birlikte olması yetiyordu ona. Yeniden bir aile olmuşlardı ama bilinçaltındaki ''neden gittiler ve biz neden 5 yıl boyunca aile özlemi çektik?'' sorusunun mutluluğunu gölgelemesine de engel olamıyordu. Bu sorunun cevabını 2 yıl sonra annesi verdi... 13 yaşına gelen kızının artık bunu anlayabileceğini düşünüyordu;
Annesine, o yabancı ülkeye gidip, babasını bu dağınık yaşamından kurtarma fikrini veren, daha önce oraya yerleşmiş olan teyzesiydi. Tamamen farklı bir ortamda kocasının değişeceğini ve yeni bir hayata başlayacaklarını düşünen annesi, hemen başvurusunu yapmış, hemen kabul edilmiş ve gerçekten de önce yalnız gittiği bu ülkede yeni bir hayat kurmuştu. ''Orada neyle karşılaşacağımı bilmiyordum... Bu yüzden de sizi götüremezdim.Senin ve ablanın mutlu olacağı ortamı sağlamak 5 yılımıza maloldu ama buna değdiğini düşünüyorum. Şimdi yeniden bir aile oldukve sizi rahat şartlarda büyüteceğimi bilmenin huzuru var içimde' diyen annesi sözlerini bitirdiğinde, beynini kemiren ve onu rahatsız eden bütün sorulardan kurtulmuştu.
7 yıl sonra döndüler ülkelerine... 18 yaşında, Avrupa kültürüyle yetişmiş, sarışın, renkli gözlü çok güzel bir genç kızdı artık. Doğduğu ve küçük bir çocuk olarak ayrıldığı kasabaya güzel bir genç kız olarak döndüğünde görücüler kapılarını aşındırsa da o hepsini geri çevirdi. Çünkü, o, Avrupa kültürüyle büyümüştü ve onun kültüründe görücü usulüyle evlenmek yoktu. Aslında en büyük isteği, çalışmak ve kendi ayaklarının üzerinde durmaktı ama ona da babası izin vermedi. Kasabanın en büyük otelini açan babası, ''senin çalışmaya ihtiyacın yok... Ben kimseye, 'kızını çalıştırıyor' dedirtmem'' diyerek kestirip atmış ve bu konuyu bir daha da açtırmamıştı. Bu arada ablasının evlenmesi monoton yaşamına biraz renk katmıştı ama bu evliliğin hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyordu henüz!
Kardeşine yaptığı ziyaretlerden birinde, asansörün kapısında karşılaştı onunla. Genç adamı görür görmez, yanında, kendi yaşıtı olduğunu tahmin ettiği güzel bir kız olmasına rağmen, ''İşte evleneceğim adam böyle biri olmalı'' diye düşünmeden edemedi. Asansörde her ikisinin parmaklarında yüzük ararken yakaladı kendini ve göremeyince hafifçe gülümsedi. Aynı katta indiler asansörden... Karşılıklı dairelerin kapısını çaldılar... Kapıyı açan ablası, karşı kapıyı açan orta yaşlı güzel ve zarif kadınla samimi bir şekilde konuşmaya başladı.
Tanıştırılırken, tokalaşmak için uzattığı elini uzunca bir süre bırakmayan ve kapılar kapanana kadar gözlerini ondan ayırmayan genç adam, ablasının komşusunun oğlu, o genç kızın da ağabeyi idi. Bunu öğrenmek içini rahatlatmış, ablasına ardı ardına sorular sormaya başlamıştı. Kızkardeşinin heyecanını farkeden ablası, onu daha fazla merakta bırakmadı ve anlattı komşusuyla ilgili ne biliyorsa; Köklü ve zengin bir ailenin üç çocuğundan biriydi genç adam. Doktora için gittiği yurtdışından yeni dönmüştü ve aile şirketlerinin büyük bir şehirdeki şubesinin başına geçmeye hazırlanıyordu.
Sürekli genç adamı düşündüğü birkaç günden sonra ablasından gelen telefon bütün hayatını değiştirdi. Ablası ve eniştesini yemeğe davet eden komşusu, onun da gelmesini istemiş, istemekle de kalmayıp ablasına onu da getirmeleri için ısrar etmişti.
O akşam yemeğinden sonra herşey hızla gelişti. Ertesi gün buluştular ve genç adamın da, kendisini görür görmez, ''işte evleneceğim kız bu'' dediğini öğrendi. Genç adamın işlerinden fırsat buldukça görüşebildikleri yaklaşık iki aylık bir flört döneminin hemen ardından nişanlandılar ve üç ay sonra görkemli bir düğünle evlendiler. Bu beş ay içinde çok az görüşmüşler, birbirlerini tanımaya bile fırsat bulamamışlardı. Ama bu aralarındaki büyük aşkı engellememişti... O kocasına, kocası da ona deli gibi aşıktı.
Kocası, hem bakımlı olmasını istediği hem de dışarı çıkmasına izin vermediği için kuaför (kadın olması şartıyla) eve geliyor, mağazalardan kocasının seçip getirdiği kıyafetleri giyiyordu. Ailesiyle görüşmesi yasaktı... Sadece ailesiyle değil hiç kimseyle görüşemiyor, adeta izole edilmiş bir hayat yaşıyordu. Kocasının tedaviyi reddeden bir alkolik olduğundan emindi artık. Herşeyi göze alıp onu terketmeye karar verdiğinde hamile olduğunu farketti.
Annesinin evine geldikten bir gün sonra kocasının kalp krizi geçirdiği ve hastaneye kaldırıldığı haberini aldı. Kızını annesine bırakarak hemen yola çıktı ve hastaneye gitti. Kocasını yatakta çaresiz bir şekilde yatarken gördüğünde içindeki öfke ve nefret yerini acıma duygusuna bıraktı.... Elini tutar tutmaz gözlerini açan kocası, ''yaklaş biraz'' diye fısıldadı. Elini sıkarak yaklaştı iyice... Belli belirsiz birşeyler söyleyen kocasının yüzüne eğilerek, ''yorma kendini'' dedi... O sırada içeri giren doktor, artık çıkmasını söylerken, kocasının, ''ben seni çok sevdim... beni affet'' diye fısıldadığını duydu. Bu, onun son sözleri oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder