O zamanlar çıkma teklif edilirdi ve bu teklifi erkekler kızlara yapardı. Ama onlar böyle başlamadılar çıkmaya. Mahalle bakkalının oğlu, uzaktan aşık olduğu, güzel, zengin ve popüler gençkıza, değil çıkma teklif etmek, yanına bile yaklaşmaya cesaret edemedi. Oysa gençkızın da aklı bu yakışıklı ve çekingen delikanlıdaydı. Uzun süre bekledi delikanlının cesaretini toplamasını. Bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini anladığında da verdi kararını. Gazoz almak bahanesiyle bakkala gitti ve delikanlının gözlerinin içine bakarak, lafı hiç dolandırmadan, ''benimle çıkar mısın?'' dedi.
Böyle başladı onların hikayesi... İkisi de lise son sınıftaydı... O, şehrin ünlü kolejlerinden birine, delikanlı ise, meslek lisesine devam ediyordu.Kaçamak buluşmalar ikisini de çok mutlu ediyordu. Okuldan çıktıktan sonra mahalleden uzak bir pastanede buluşuyor, o kısacık zaman diliminde birlikte olmanın tadını çıkartıyorlardı. Hafta sonları genellikle sinemaya gidiyor, elele film izliyorlardı.
Öyle mutluydular ve öyle gençtiler ki, liseyi bitirdiklerinde, yaşlarına bakmadan evlenmeye karar vermişlerdi bile. ''Hemen evlenemesek de, en azından nişanlanırız'' diyorlardı arkadaşlarına. Konuyu ailelerine açmaya karar verdiler. Önce o annesiyle konuşmaya karar verdi. Annesini ikna etmesi yeterdi... Çünkü, babası annesi ne derse kabul ederdi.
Annesinin karşı çıkacağını tahmin etmişti ama bu kadar büyük bir tepki beklemiyordu. Annesini hiç böyle öfkeli görmemişti; ''El bebek-gül bebek büyüttük seni... Ne istersen yaptık... Bütün şımarıklıklarına göz yumduk... Ama bu farklı... çok farklı. Seni, 16 yaşında evlenip çoluk-çocuğa karış diye kolejde okutmadık biz. Daha üniversiteye gideceksin... Üstelik evlenmek istediğin çocuğa bak!... Nasıl yakıştırıyorsun onu kendine?...''
Annesinin ne kadar kararlı olduğunu gördüğünde o da kararını vermişti. Durumu kabullenmiş görünüp, olayın unutulmasını bekledi bir süre. Sokağa çıkma yasağının kalktığı gün, sevgilisiyle buluştu ve durumu anlattı. 18 yaşına gelene kadar beklemeye karar verdiler. O üniversite sınavına girdi ve kazanmamak için bildiği soruları bile cevaplamadı. Bu arada sevgilisi işe başladı. Gizli buluşmalarla geçen iki yılın sonunda, kaçmaya karar verdiler. Onun için kolay değildi bu kararı vermek. Ağlayarak yazdığı mektubu masanın üzerine bıraktı ve çıktı babaevinden. O eve hiç dönemedi bir daha... Çünkü, ailesi onu hiç affetmedi.
Delikanlının iki akrabasının şahitliğinde evlendiler. Mutluydu ama içi buruktu... Birşeylerin eksik olduğu duygusu hayatı boyunca bırakmadı peşini.
Eşini seviyor, onun genç yaşına rağmen aile reisi olma çabalarını gülerek izliyordu. Eşi, ticaret yapmak ve mezun olduğu meslek lisesinde öğrendiklerini hayata geçirmek istiyordu. Ailesinin ve akrabalarının yardımıyla, kısa zamanda büyüteceği bir işyeri açtı. Oğlu doğana kadar eşine yardımcı oldu. Oğlu yaşını doldurduğunda eşini askere çağırdılar. Bu, zor ve yorucu günlerin başlangıcıydı. İşyerinde çalışanlara, evde de oğluna eşinin yokluğunu hissettirmemeye çalıştı.
Askerlik bitip, eşi eve döndüğünde rahat bir nefes aldı. Bir yıl sonra yine hamile kaldı... Kızı dünyaya geldiğinde, ailesinin yokluğunu bir kez daha hissetse de mutluydu. Ailesiyle barışmak için birçok kez girişimde bulunmuş, her seferinde reddedilmiş ve sonunda umudunu kesmişti. Artık onun eşinden ve çocuklarından başka kimsesi yoktu.
Bu arada eşi işini büyütmüş, hatırı sayılır bir işadamı olmuştu. Çok çalışan ve işinden başka birşey düşünmeyen eşiyle ilgili dedikodular kulağına geldiğinde, ''kıskanıyorlar'' diye düşündü önce. Dedikodulara göre, eşi bir sahtekardı... Şirketini büyütürken yapmadığı yolsuzluk kalmamıştı ve hakkında açılmış birçok dava vardı.
Davalardan biri sonuçlanıp eşi için tutuklama kararı verildiğinde inanmak zorunda kaldı söylenenlere.Teslim olmayı reddeden eşi bir kaçaktı artık. Hakkında açılan davalar ardarda sonuçlanıyor ve hepsinden de tutuklama kararı çıkıyordu. Hem adalet hem de alacaklılar peşindeydi. Eşi ortadan kaybolup, onu, devletin el koyduğu bir şirket ve çocuklarıyla başbaşa bıraktığında, oğlu 14, kızı 12 yaşındaydı.
Üzülecek zamanı bile olmadığını düşündü. Birşeyler yapmalı, çocuklarının okula devam etmesi için para kazanmalıydı. İşler yolundayken, boş vaktini dikiş-nakış kursuna giderek geçirdiği için şükrediyordu şimdi. Kendisi ve kızı için diktiği elbiseleri başkaları için dikecekti artık. Gece-gündüz çalıştı... Siparişleri yetiştirmek için günlerce uyumadığı zamanlar oldu. Çok yoruldu ama kimseye muhtaç etmedi çocuklarını.
Oğlu liseyi bitirdiği yıl eşinin yakalanıp hapise girdiğini öğrendi. Yıllarca onları bir kez bile aramayan eşini yine de ziyaret etti. İki yabancı gibiydiler birbirlerine. Uzun süredir düşünmesine rağmen, boşanmak istediğini söyleyemedi... Zaten hapisteydi ve daha fazla üzemezdi çocuklarının babasını.
Eşinin kaçak yaşadığı yıllarda evli bir kadınla tanıştığını, kadının boşandıktan sonra birlikte yaşadıklarını ve ondan bir de çocuğu olduğunu öğrenene kadar eşini ziyaret etmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya devam etti. Gerçeği öğrendiği gün, boşanma davası açtı... Eşini bir daha hiç görmedi. Çocuklarına ne zaman isterlerse babalarını görebileceklerini söyledi.. Kendinden vazgeçti. Sadece çocukları için yaşadı. Dikiş dikerek okuttu onları. Çok yoruldu ama şimdi ikisi de doktor olan çocukları dinlendiriyor onu.
Tweet This






BEN NURİYE....güzel bır hıkayeydı...ama su var ki hep genclikte yapılan hataların ,yanlış kararların bedelleri her zaman ağır ödeniyor.omuzlarımızda bu yük ölene kadar taşınıyor.bir başka yönü de güvendiğimiz dağlara kar yağması...erkeklere duyduğumuz güven meselesi ...ve sonuç yine hüsran, kadın yine bir başına veriyor mücadelesini...
YanıtlaSilEvet Nuriye'cim, ve sonunda bazılarımız öğreniyor tek başına ayakta kalmayı...
YanıtlaSil