31 Ekim 2010 Pazar

Acıya bağışıklık...

Text Size : [+] | [-]
     Sarışın, uzun boylu ve güzeldi... Esmer tenli insanların çoğunlukta olduğu bir bölgede doğmuş ve sarışınlığıyla hep dikkat çekmişti. Parça kumaş satan dükkana girdiğinde de öyle oldu. Uzun ve sarı saçları genç dükkan sahibinin hemen ilgisini çekti. Yıllar sonra, ''ben onun saçlarına aşık oldum'' diyecekti zaten. Alışverişini bitirip evine dönerken genç adamın onu takip ettiğinden haberi yoktu.
     İki gün sonra annesi, hazırlanmasını, görücü geleceğini söyledi. Daha önce de gelenler olmuş ama ailesi, kendileri gibi yoksul olan bu görücülerin hepsini geri çevirmişti. Ama bu kez farklıydı. Annesi, ''çarşıdaki kumaş dükkanının sahibi geliyor seni istemeye'' dediğinde, hayal-meyal hatırladı genç adamı ve belli belirsiz gülümsedi. İtiraz etmek gibi bir hakkı yoktu zaten ama olsaydı da itiraz etmeyecekti bu kısmetine.
     Böyle günlerde giydiği yegane elbisesini giydi... Saçlarını taradı... Kapı çalana kadar ayrılmadı aynanın önünden. Genç, zengin ve yakışıklı kısmeti anne ve babasıyla birlikte girdi içeri. Kahveleri getirirken ellerinin titremesinin asıl nedeni müstakbel kayınvalidesinin hoşnutsuz bakışlarıydı. Hem evi hem de onu küçümser bakışlarla süzüyor, sohbete hiç katılmıyordu. Onu rahatlatansa, genç adamın hayranlık, müstakbel kayınbabasının ise, şefkatle bakan gözleri oldu. Yaşlı adam eşini ve ortamı yumuşatıp, ''Allah'ın emri, peygamber'in kavliyle'' diye söze başladığında minnet dolu gözlerle baktı ona. Ona olan minnettarlığının son olmayacağını bilmiyordu henüz.
     Onu oğluna layık görmeyen kayınvalidesi, bunu her an belli etmekle kalmayıp, evlendikleri günden itibaren yüzüne karşı söylemeye başladı. Hemen her gün geliyor, yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor, devamlı söyleniyor, sessiz kalması onu daha da sinirlendiriyordu. Kayınvalidesinin bu haline alışmıştı ama birgün öyle birşey söyledi ki, dayanması çok zordu; ''Oğlum senden soğuduğunu, seninle evlendiğine pişman olduğunu söyledi bana. Seni boşayacak ama acıyor sana''!...
     Kayınvalidesinin yalan söylemediğini biliyordu... Çünkü, kocası artık onunla hiç ilgilenmiyordu. Hamile olduğunu söylediğinde bile umursamamıştı. Altı aylık evliydiler ama iki yabancı gibiydiler. Bir müddet sonra eşinin ilgisizliği nefrete dönüşmüştü nerdeyse. Annesiyle gizli bir işbirliği içindeydi sanki. Onu kırmak, incitmek, acıtmak için ellerinden geleni yapıyor, gitmesi için teşvik ediyorlardı. Ama ne kadar yaralansa, acı çekse de, yoksulluğunun acısını çocuklarından çıkartan o babanın evine dönemezdi... Üstelik hamileydi. O kadar çaresiz ve yalnızdı ki, intiharı bile düşündü. Onu bu kararından caydıran, çok sevdiği kayınbabası oldu; Boşanmak isteyen oğlunu karşısına aldı ve ''bunu yaparsan dünyada da ahirette de iki elim yakanda olur... Seni hiç affetmem'' dedi. O günden sonra boşanmaktan hiç sözetmedi eşi.
     Oğlu dünyaya geldiğinde eşi daha iyi davranmaya başladı. Ne de olsa erkek çocuk vermişti öna ve 'erkek adamın erkek çocuğu olurdu'!
     Oğlu iki yaşındayken İstanbul'a taşınmaya karar verdiler. Kayınvalidesi ve kayınbabası da onlarla birlikte geldi. Nezih bir semtte, güzel bir siteye yerleştiler... Aralarında sadece iki blok vardı. Çok istemişti kayınvalidesinden uzak bir yerde oturmayı ama her zamanki gibi eşinin istediği olmuştu. Zaten o evde her zaman ya eşinin ya da kayınvalidesinin dediği olurdu... Kendisinin soru sorulmadan konuşma hakkı bile yoktu.
     Hiç alışamadığı, evden de pek çıkmadığı için tanıyamadığı bu şehirde doğurdu iki kızını da. Çocuklarını büyütürken eşi hiç yanında olmadı. Bu büyük şehrin büyüsüne kapılmış, gece hayatına başlamış, nerdeyse eve uğramaz olmuştu. Kayınvalidesine göre bunun da suçlusu oydu; Kadın olsaydı da kocasını evde tutsaydı!
     Yıllar geçiyor, o, çocuklarının verdiği güçle ve kayınbabasının desteğiyle ayakta duruyordu. Sarı saçlarına ilk beyaz teller düşmeye başladığında oğlu da askerlik çağına gelmişti. 20 yıldır ağlıyordu ama oğlunu uğurlarken ağladığı kadar ağlamamıştı hiç. Oğluyla gurur duyuyor ama içindeki o anlam veremediği acıyı da atamıyordu bir türlü. Oysa anlamsız değildi yüreğini yakan o acı... O anneydi... ve içine doğmuştu.
     Oğlu 6 aylık askerken, bir sabah telefon çaldı... Evet, kötü bir haberse gelecek olan, telefon gerçekten acı acı çalıyordu... ''Açma' dedi içinden bir ses, ''sakın açma o telefonu''!... Açmadı, açamadı... Onun telefona öylece baktığını gören eşi söylenerek kalktı yerinden ve açtı telefonu. Birkaç dakika dinlemişti ki, telefon bir tarafa kendi bir tarafa savruldu adeta. O duymadı karşı tarafın ne söylediğini ama biliyordu... İçindeki yangının nedeniydi gelen haber; Askerde komutanının şoförlüğünü yapan oğlu, yolda araba bozulunca durmuş, arabadan inmiş ve başka bir arabanın çarpması sonucu, hemen oracıkta ölmüştü.
     Gözünü hastanede açtı... Uzun süre psikolojik tedavi gördü... Hiçbir zaman tam anlamıyla iyileşemedi. Acıya bağışıklıydı ama evlat acısı onu adeta yaşamdan kopardı. Eşi yanında değildi o bunları yaşarken. Zaten pamuk ipliğiyle bağlı evlilikleri, kağıt üstünde kaldı sadece. Eşi babasının korkusundan onu boşayamadı ama Rusya'dan çalışmaya gelen henüz 20 yaşındaki bir kızla birlikte yaşamaya başladı. Ondan bir de oğlu oldu.
     O şimdi, aynı evde, iki kızı da evlendiği için yalnız yaşamaya, kayınbabasının desteğiyle ayakta durmaya çalışıyor.
  Tweet This

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder