29 Ekim 2010 Cuma

Mimar oldu ama hiç yap-a-madı mesleğini...

Text Size : [+] | [-]
     Ülkenin en önemli üniversitelerinden birinin mimarlık bölümünü kazandığında, ilk hissettiği buruk bir sevinçti. Ailesinin maddi durumu ortadayken, büyükşehirde okumasının çok zor olacağını biliyordu. Babası, bunu dert etmemesini, artık sadece okulunu düşünmesi gerektiğini söyleyip onu rahatlatmaya çalışırken, o kararını vermişti bile... Hem okuyup hem çalışacak, böylece ailesine yük olmayacaktı.
  Güneşli bir Eylül sabahı otobüsten indiğinde, kayıt için geldiğinde olduğu gibi başı döndü şehrin büyüklüğü ve gürültüsünden. Doğup-büyüdüğü küçük sahil kentinden sonra zor olacaktı buraya alışması. Okulun ilk günü dersler başlamadan bir gazete alıp kantine indi. Boş bir yer bulup iş ilanlarına bakmaya hazırlanırken, duvardaki, 'kantinde çalışacak eleman aranıyor' yazısı dikkatini çekti. Yerinden fırlamasıyla sandalyenin ayağına takılıp düşecekken, bir elin koluna yapışması aynı anda oldu.
     Dönüp bakınca, uzun boylu, esmer, yakışıklı bir gencin bembeyaz dişlerini gördü önce. Genç gülerek, ''aceleniz var galiba'' derken o kızararak, kendisenin de anlayamadığı birşeyler geveledi. Dönüp gitmeye hazırlanırken, gencin kolunu hala bırakmadığını farketti. Sorar gözlerle yüzüne baktığında, gözleri karşılaştı ve delikanlının çay teklifine ''hayır'' diyemedi.
     Okul biter-bitmez evleneceği eşiyle böyle tanıştı. İnşaat bölümünde ve bir üst sınıftaydı... Kantine de bir arkadaşına bakmak için gelmişti... Sohbet sırasında ortaya çıkan bir gerçek ise, ikisini de hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti... Bir yıl arayla aynı küçük sahil kentinden gelmişlerdi.
     Üç yıl boyunca hiç ayrılmadılar... İsimleri hep birlikte anılır oldu... O son sınıfa geçtiğinde mezun olan sevgilisi, ailesinin yanına dönse de onu hiç yalnız bırakmadı... Sık sık gelip-gitti. Sevgilisi askerden döndüğünde onun da okulu bitmişti.
     Mimar oldu ama hiç yapmadı mesleğini... Sevgilisi, ''benimle evlenir misin?'' deyip, ''evet'' cevabını aldıktan hemen sonra, ''çalışmana gerek yok... ailemin durumunun ne kadar iyi olduğunu biliyorsun... Ben de babamın inşaat şirketinde çalışacağım zaten'' demiş, o da hiç itiraz etmemişti.
     Görkemli bir düğünle evlendiler ve yurtdışında 10 gün süren balayından sonra, eşinin ailesine ait apartmanın dubleks dairesine yerleştiler. Her şeyin ne kadar güzel gittiğini düşünürken, eşinin baskıcı ve despot tutumunun ne zaman başladığını farketmediğini düşündü. Oysa, sadece o izin vermediği için evden neredeyse hiç çıkamıyor, ailesiyle bile görüşemiyordu. Bunu eşiyle konuşmak istediğinde ilk kavgalarını yaptılar. Oysa henüz bir ay olmuştu evleneli.
     Hamile olduğunu öğrendiğinde, bebeğinden başka hiçbir şey düşünmemeye karar verdi. Tek amacı, huzurlu bir hamilelik dönemi geçirmek ve sağlıklı bir bebek doğurmaktı. Oğlunu kucağına aldığında herşey gözüne yine çok güzel görünmeye başladı.
     Oğlu o kadar çok vaktini alıyordu ki, eşinin eve çok az gelmeye başladığını, kendisinin ise, neredeyse evden hiç çıkmadığını farketmiyordu bile. Kızı dünyaya geldiğinde oğlu 2 yaşındaydı. O çocuklarıyla ilgilenirken, eşi geç saatlerde sarhoş olarak geliyor, kavga çıkartacak bir neden de mutlaka buluyordu.
     Çocuklar okula başladığında adeta bir boşluğa düştü. Komşusunun ısrarıyla konken oynamaya başladı. Eşinden gizli oynadığı bu oyunun, bir süre sonra bağımlısı oldu. Haftanın en az üç günü birkaç saati masada geçiyor, eşinden gizli birşey yapıp yakalanmaması da ona ayrı bir keyif veriyordu. Ama bu uzun sürmedi... Eşi öğrendi ve o gece ilk dayağını yedi.
     O büyük aşkın yerinde nefret vardı artık. Sürekli kavga ediyorlar ve bu kavgalar genellikle de şiddetle son buluyordu.
     Ayrılmayı düşünmeye başladığı günlerdi... Yazlıktaydılar... Sıcaklık yaklaşık 40 dereceydi. Kapı çaldığında, yardımcısı o gün gelmediği için ütü yapıyordu. Kapıyı açıp eşini karşısında görünce şaşırdı. 13 yıldır evliydiler ve ilk kez öğlen eve geliyordu. Yanından geçerken içki koktuğunu hissetti. Sert bir sesle, ''rakı içeceğim... sofra hazırla'' dedi.  ''Ütü yaptığımı görmüyor musun... hem bu saatte ne rakısı... Hava da çok sı...'' Cümlesini bitiremedi. O konuşmaya başlar başlamaz yalpalayarak yerinden kalkan eşi, ''sen bana karşı mı geliyorsun'' diye bağırarak, ruhsatlı tabancasını çekti ve içindeki bütün kurşunları üzerine boşalttı. Nedensiz ve anlamsız bir şekilde öldüğünde henüz 36 yaşındaydı.
    
   Tweet This

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder