29 Ekim 2010 Cuma

Doğuran mı Yoksa Büyüten mi?

Text Size : [+] | [-]
  Büyümek istemesinin tek nedeni vardı... Anne olmak. Henüz küçücük bir kızken bile kendinden küçük çocukları hemen sahiplenir, onlara annelik yapmaya çalışırdı. ''Büyüyünce ne olmak istiyorsun?'' sorusuna verdiği tek cevap, ''anne olmak istiyorum''du.
     Büyüdü... yine çocuklarla olmak için öğretmen oldu. Artık tek istediği, evlenmek ve anne olmaktı. Aynı okulda çalışan meslektaşıyla evlendi. Önceleri aklını kurcalayan, ''sadece anne olmak için mi evlendim ben'' sorusu, eşini tanıdıkça çıktı aklından. Büyük bir aşk yaşamamışlardı belki ama seviyordu onu.
     Düzenli hatta mutlu bir yaşamları vardı... Haftaiçi okula birlikte gidip-geliyorlar... Hafta sonlarını da arkadaşları ve yakınlarıyla geçiriyorlardı. Öğrencileriyle tek tek ilgilenmesi ona yetmiyor, çevresinde ne kadar çocuk varsa, hepsine annelik yapıyordu.
     Anne olmaya o kadar hazırdı ki, adet günü birkaç gün gecikse, hamile olduğunu sanıyor, hayal kırıklığına uğradığı her ay onu endişelendiriyordu. Evliliklerinin birinci yılı dolduğunda doktora gitmeye karar verdi. Muayene ve tahlil sonuçlarından sonra doktor, ''anne olmamanız için hiçbir neden yok'' dedi.
     Eve dönerken, kendisinde bir sorun olmadığına göre, eşinin de muayene olması gerektiğini düşündü. Erkeklerin bu konuda ne denli hassas olduğunu ve çoğunun da doktora gitmeyi kabul etmediğini biliyordu. Ama eşinin tepkisi onu daha da çok sevmesine neden oldu: ''Sende problem yoksa benim de muayene olmam gerekiyor demek ki'' dedi ve ertesi gün gitti doktora. Evet, sorun eşindeydi: Azosperm diye nitelendirilen canlı sperm eşinde yoktu ve çocuk sahibi olması imkansızdı.
     Anne olmayı bu kadar isterken, baba olamayacak birisinin karşısına çıkması, belki de bilmeden işlediği bir suçun cezasıydı... sağlıklı düşünemiyordu artık. Depresyon böyle birşeydi galiba... konuşmuyor, gülmüyor, yemek yemiyor, sürekli uyumak istiyordu. Herşeye olan ilgisini kaybetmişti... buna eşi de dahildi.
     Yine yataktan çıkmadığı bir sabah eşi başucuna geldi ve ''anne olmayı ne kadar istediğini biliyorum ve benimle evli kaldığın sürece bunun imkansız olduğunu da biliyoruz. Benden ayrılmak istersen bunu anlarım'' dedi. Eşine üzgün ve çaresiz gözlerle bakarken, telefon çaldı. Kızkardeşiydi... ikinci çocuğuna hamile olduğu müjdesini vermek için aramıştı.
     Kabul etmek istemese de ince bir kıskançlık duygusunun içini yalayıp geçtiğini hissetti. Ama öfkesi daha ağır bastı sonra. Kızkardeşinin eşi, devamlı bir işi olmayan, sürekli iş değiştiren, aslında çalışmayı sevmeyen tembel bir mühendisti. Daha ilk çocuklarına doğru-dürüst bakamazken, ikinciye nasıl bakacaklardı?... Doğacak olan çocuğa haksızlık değil miydi bu?...
     Sonradan, o düşüncenin ne zaman, nasıl gelip beynine yerleştiğini çok düşündü. Aslında telefonu kapattığı anda belki de saniyenin binde biri gibi bir zamanda, 'o çocuk benim olmalı' düşüncesi geçti aklından. Sonraki günler bunu gerçekten istediğini farketti. Ender uyuduğu gecelerin birinde, sabaha karşı eşini uyandırdı ve ''ben ona daha iyi anne olurum... biz ona daha iyi bakarız'' dedi.
     Eşini ikna etmesi zor olmadı... Tek istediğinin bir çocuk olduğunu ve kendisinin bunu ona veremeyeceğini biliyordu. Eşi onu kaybetmek istemiyordu.
     Bütün gün bu düşüncelerini kızkardeşine nasıl açıklayacaklarını tartıştılar. Sonunda konuşmanın bir faydası olmadığına karar verdiler... Çünkü, bir anne adayından karnındaki çocuğu istemenin bir yöntemi yoktu.
     Kardeşinin eşi yine işsiz olduğu için, her zamanki gibi önce alış-veriş yaptılar ve elleri-kolları dolu çaldılar kapıyı. O güzeller güzeli kızkardeşinin evlendikten sonraki hali hep üzmüştü onu. Yine öyle oldu. Kardeşindeki değişiklik yine acıttı içini. Ayaklarını uzatmış televizyon izleyen eşi ise yine öfkelendirdi onu.
     Konuyu nasıl açacaklarını düşünürlerken, kardeşi işlerini kolaylaştırdı. Hiç istememişti aslında hamile kalmayı... tamamen kazaydı... daha oğluna bakamazken, buna nasıl bakacaklardı... hatta kürtajı bile düşünmüş ama kıyamamıştı. O böyle konuşurken, eşi de ona destek veriyor, ''hiç zamanı değildi hiç'' diyordu. Tam zamanı der gibi bakıştılar eşiyle.
     Birden, lafı hiç dolandırmadan, ''bize verin bu çocuğu'' dedi. Gözlerini yerden kaldırmadan büyük bir fırtınanın çıkmasını bekledi. Ama hayır... ne sessizlik oldu fırtına öncesi ne de fırtına... ''Biz bunu düşündük zaten'' dedi kızkardeşi gayet sakin... ''size nasıl söyleyeceğimizi bilemedik sadece''.
     O günden sonra kardeşiyle birlikte o da bebek bekliyordu sanki. Bunu oyun haline getirdi adeta... Bir hamile gibi yaşamaya çalışıyor... kardeşi ne hissediyorsa o da hissediyordu. Hamileliğin son aylarının ve doğumun yaza denk gelmesi de ayrıca bir şanstı... Okul tatil olduğu için zamanının büyük bir bölümünü kardeşiyle ve bebek için alış-veriş yaparak geçiriyordu.
     Sıcak bir gecenin sonunda, sabaha karşı başladı kardeşinin doğum sancısı. Akşam sanki hissetmişti doğumun çok yakın olduğunu ve orda kalmıştı. Hastaneye gittiklerinde doktor doğumun başladığını söyledi. Daha önce izin almıştı doktordan... o da girdi doğum odasına. Kardeşiyle birlikte sancı çekti adeta... her saniyeyi onunla birlikte yaşadı. Kardeşinden önce o gördü onu... ağlamasını duyduğunda ''son ağlaman olacak bu senin... bir daha kimsenin seni ağlatmasına izin vermeyeceğim... hoşgeldin kızım'' dedi. İlk o aldı kucağına... ilk o yıkadı... ilk o giydirdi... adını o koydu.
    Onu ilk gördüğü anda, bundan sonra hiç kimseyi onun kadar sevemeyeceğini düşündü. Bebekle birlikte olumsuz ne varsa silindi gitti hayatından... yıkandı... arındı sanki. Ona baktıkça, gözleri doluyor, bu küçücük savunmasız varlığı hayatının sonuna kadar koruyacağına yemin ediyordu. Evet... onu her zaman koruyacak... hep çok sevecekti... Çünkü, o anneydi artık.
     Kimliğinde annesi olarak kendi ismi, babası olarak da eşinin ismi yazan bebeğinin ilk kez ''anne'' dediği anı hiç unutmadı... O anı onun için tuttuğu günlüğe yazarken ağlıyordu ama mutluluktan.
     Mutluluğu, bir gece aşırı alkol alıp kapıya dayanan gerçek babanın ''ben kızımı istiyorum... ona anlatacağım gerçeği'' demesiyle bozuldu. Kızkardeşiyle birlikte ikna ettilerse de bu durum, her alkol aldığında tekrarlanır oldu. 5 yaşındaki bir çocuğa böyle birşey söylemenin onda nasıl bir travma yaratacağını düşünmüyor, içip içip kapıya dayanıyordu.
     Yaşamı kabusa dönmüştü birden. Kendini değil, kızını ve onu nasıl koruyacağını düşünüyordu. Akşam olmak üzereydi... kapı çalmadan kızını uzaklaştırmalıydı evden. Eşini arayarak, ''O gelmeden çıkmak istiyorum evden. Dün giderken, 'şimdi gidiyorum ama yarın kimse engelleyemeyecek kızıma gerçeği anlatmamı' demişti.  Yemeği dışarıda yiyelim... bu geceyi de böyle atlatalım... yarın düşünürüz ne yapacağımızı'' dedi. Telefonu kapatmış, kızını giydiriyordu ki, telefon çaldı. Kızkardeşi bağıra bağıra ağlıyor, bir yandan da ''öldü abla öldüüü'' diye bağırıyordu.
     Sabahtan içmeye başlayan eniştesi, eşinin tüm engellemelerine rağmen ''bu akşam kızımla birlikte geleceğiz bu eve'' diyerek evden çıkmış, yolda yalpalayarak yürürken kalp krizi geçirmiş, tutunmak istediği elektrik direğinin dibine düşmüş ve ölmüştü.
     O bebek şimdi 20 yaşında... Biyolojik annesini 'teyze', teyzesini 'anne' olarak biliyor.... 'teyze'sinin eşinin yani 'enişte'sinin genç yaşta bir kalp krizinden öldüğünü hayal-meyal hatırlıyor. Onu çok seven annesi, babası, teyzesi ve 'ağabey dediği 'kuzen'iyle birlikte yaşıyor... Ve hep 'böyle bir 'anne'ye sahip olduğum için dünyanın en şanslı çocuğuyum ben' diyor.

   
Tweet This

1 yorum: