Annesinin onu sevmediğini ilk düşündüğünde 8 yaşındaydı. 12 yaşındaki ağabeyi bebeğini alıp balkondan atmaya kalkmış, o da bebeğini almak için ağabeyinin elini ısırmıştı. Annesi her zamanki gibi oğlunun yanındaydı... Daha önce de dayak yemişti annesinden ama bu seferki en şiddetlisiydi. O gün emin oldu annesinin ağabeyini çok sevip, kendisini hiç sevmediğinden.
Her dayaktan sonra yaptığı gibi sustu ve balkona çıkıp babasını beklemeye başladı. Babası onun koruyucu meleğiydi... O varken, ağabeyi bebeğini elleyemez, annesi onu dövemezdi. Çünkü, babası hayatta en çok onu severdi... O da babasını. Aslında babası annesi ve ağabeyini de çok sever, herkesin mutlu olmasını isterdi. Ama annesi mutsuzluğa ayarlanmıştı adeta ve onu mutlu etmek imkansız gibiydi.
Annesinin aksine o herşeyden bir mutluluk payı çıkartmayı öğrendi babasının sayesinde. Büyürken kız çocuklarının hep yaptığı gibi annesini örnek almadı o... Onun idolü babasıydı. Öyle güleryüzlü ve canayakındı ki, arkadaşları tarafından hep çok sevildi... Ortaokul ve lisede okulun en popüler kızı oldu hep. Bunda babasının da etkisi çoktu... O kızının hem babası hem arkadaşı oldu. Sadece kızıyla değil, arkadaşlarıyla da ilgileniyor, sorunlarını çözmeye çalışıyor, evde parti düzenleyip, gitar çalarak onları eğlendiriyordu. Arkadaşlarının böyle bir babası olduğu için ne kadar şanslı olduğunu söylemeleri, babasına olan hayranlığını ve sevgisini büyütüyor, onunla gurur duyuyordu.
Liseyi bitirdiği yazdı. Arkadaşlarıyla buluşmak için annesinden izin istemiş, vermeyince de tartışmışlardı. Yine balkona çıktı, kitap okumaya çalışarak, babasını beklemeye başladı. Önce telefonun sesini, hemen ardından da annesinin çığlığını duydu... Annesi hıçkırarak kapattı telefonu ve ''baban işyerinde kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar'' dedi.
Annesi onu dövdüğünde hem canı yanar hem de ruhu acırdı ve bunun, hayattaki en büyük acı olduğunu düşünürdü... Oysa, hastanede yoğun bakım odasının kapısında, doktordan gelecek haberi beklerken duyduğu acının yanında onun lafı bile olmazdı. Bu, öyle farklı ve öyle yoğundu ki, ''daha ötesi olmaz herhalde'' diye düşündü.
Ama vardı... Doktor, başı önünde çıktı odadan... ''Çok üzgünüm... Elimizden geleni yaptık ama kurtaramadık... Başınız sağolsun'' dedi. Doktoru iterek babasının yattığı odaya koşmasını kimse engelleyemedi... Koşarken attığı çığlık, duyan herkesin yüreğini acıttı. Babasını götürmeye hazırlanan iki hastabakıcı yüzündeki ifadeyi görünce birbirlerine bakıp yol açtılar. Babası uyur gibiydi. Ama uyurken bile kaybetmediği mutlu ifadenin yerinde acı çeken birinin ifadesi vardı. Üzerine kapanarak, annesi ve doktor gelip müdahale edene kadar bağıra bağıra ağladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da sürekli aynı cümleyi tekrarlıyordu: ''Ben şimdi ne yapacağım... Ben şimdi ne yapacağım?''...
Hastaneden çıktıktan sonra babasının hatıralarıyla dolu o eve girmedi bir daha. Babaannesinin yanında kaldı... Aylarca toparlanamadı... Sonunda endişelenmeye başlayan annesinin ısrarıyla psikolojik tedavi görmeye başladı. Bu arada, babası ölmeden önce girdiği üniversite sınavının sonucu gelmiş, Hukuk Fakültesi'ni kazanmıştı. Bu bile mutlu etmedi onu. Mutlu olmayı unutmuştu o... Ona mutlu olmayı öğreten babası yoktu artık.
Üniversiteye gitmedi... İşe girdi... Birkaç yıl sonra babaannesinin yanından da ayrıldı ve yalnız yaşamaya başladı. Eski arkadaşlarıyla ilişkisini tamamen kesti... İşyerinde tanıştığı yeni arkadaşlarıyla da hep mesafeliydi... Flört ettiği birkaç kişi oldu ama hiçbirini sürdüremedi... Suçun kendisinde olduğunun farkındaydı... O, hep babasına benzeyen birini arıyordu.
Birgün, lisede en sevdiği sınıf arkadaşıyla tesadüfen karşılaştı. Akşam evine davet etti. Arkadaşı içeri girer girmez baş köşede duran 'baba koltuğu' dikkatini çekti ama birşey sormadı. Arkadaşının koltuğa baktığını görünce, ''bu eve taşındığımda ilk aldığım eşya bu oldu... Babamı yaşatıyorum ben bu koltukla'' dedi. Sürekli babasını anlattığı ve sürekli ağladığı o geceden sonra arkadaşı onu yalnız bırakmamaya karar verdi. Ya o geliyor ya da onu davet ediyordu.
O gün de arkadaşı telefon ederek, işten çıkınca yemeğe gelmesini, eski bir arkadaşlarının da orada olacağını söyledi. Babasının ölüm yıldönümüydü o gün. Yalnız kalmak istemiyordu zaten... Yıllardır görüşmediği arkadaşı onu görür görmez, o güleryüzlü, canayakın, mutluluk dağıtan kızın gittiğini, yerine bambaşka birinin geldiğini düşündü. Sürekli dalıyor, babasından bahsetmenin dışında hiç konuşmuyor, son derece mutsuz görünüyordu. O gün babasının ölüm yıldönümü olduğunu söylerken, ağlamaya başladı...Telaşlanan arkadaşlarından biri kahve yapmak, diğeri de kolonya getirmek için odadan çıktığında yerinden kalktı, 8. kattaki evin balkonuna çıktı ve kendini boşluğa bıraktı.
Tweet This





Sanal, Erdal = - Acı son ... son satırları okuması gelmiyor insanın, acaba son satır eklenmesemiydi ne .??
YanıtlaSil